15 Eylül 2015

Karadeniz


Çocukluğum Bolu’da geçti. Bolu’nun doyumsuz doğasında nefesimizi yenilemek için hala ara sıra ziyaret ederiz. Batı Karadeniz’i taa İğneada’ya kadar gördüm/gezdim ama çok istememe rağmen Doğu Karadeniz’i görmemiştim. Bu yaz nihayet Karadeniz hayalim gerçekleşti.
Ankara’dan Tempo Tur vasıtası ile sabah ilk uçakla Trabzon’a gittik. Uzungöl’e doğru yola çıktık. Yol üzerinde Çaykara’da önce çay fabrikası gezintisi var. Çayın evlerimize girinceye kadar geçtiği evreler anlatıldı, biz de ilk alışverişimizi yaptık. Siyah ve yeşil çay aldık ilk elden. Ve Uzungöl.. Rakım olarak daha yüksekte olduğunu tahmin ediyordum. Yanılmışım. Bir doğa harikası diyeceğim ama Karadeniz gezisi boyunca çok fazla doğa harikası yer gördüğümden bu tanım biraz zayıf kalacak sanki...
Uzungöl’de ilk yemek. Tercihim Tereyağında kızartılmış alabalık ve kuymak. Burada bir parantez açmak istiyorum. Gezi boyunca mıhlama ve kuymak adı altında birkaç kez bu güzel yiyecekten yedik. Ama hepsi farklı lezzetteydi. Bol tereyağı (tereyağları nefis) içinde peynir, bazen mısır unu eklenmiş. Ben içinden çıkamadım. Refika Birgül araştırmış ve burada anlatmış. Buyrun okuyun. Hem tarifi de var. İlk fırsatta deneyeceğim. Trabzon’un o muhteşem lezzetli tereyağından bulamam ama idare edeceğiz artık...
Uzungöl’ün diğer adı Şerah. Göl, Haldizen Deresi’nin zaman içinde yamaçlardan düşen kayalarla önünün kapanması sonucu oluşmuş. Uzungöl’e geldiğimiz yolu biraz bozuk da olsa şırıldayarak akan Haldizen Deresi boyunca takip ediyoruz ve bir başka güzelliğe geliyoruz. Haldizen Vadisi ve Yaylası. Yol kıyılarında çok güzel ve hiç görmediğim türden çiçekler var. Zaten Karadeniz; yeşilin binbir tonu ve şırıldayan, zaman zaman çağlayan derelerden oluşuyor. Karadeniz insanı için sert karakterli denir. Doğa koşulları ile başa çıkmak insanları böyle yapmış. Ama bizim gibi oraya gezmeye gidenler için adeta bir terapi merkezi.
Haldizen Vadisi’nde kalmıştık. Güzel yayla evleri var burada. Buranın sakinleri kışın şehirde yaşıyorlarmış. Kekik, civan perçemi, kuşburnu gibi otlar satıyorlar. Civanperçemi toplamış bu kadına fotoğrafını çekebilir miyim diye soruyorum. Gülerek “çekemezsin, ağır çekerim ben” diyor. Yayla girişinde kavanoz kavanoz bal görmüştük. Eşim yaylada bir beye soruyor. “Bu ballar bu yayladan mı” diye. Adam yanıt vermek istemezmiş gibi uzunca bir süre düşünüp; “burada kışlar sert geçer, arılar yaşayamaz” diyor! Yani yaylada bile insanları sahte ballarla kandırmak isteyenler bulunmakta.
Yayla dönüşü gece Uzungöl’de konakladık. Ve sabah Batum’a gitmek üzere yola düştük. Gürcistan’a günübirlik geçişler yalnızca Nüfus Kağıdı ile yapılabiliyor. Batum, Gürcistan'ın Özerk Cumhuriyeti Acara’nın başkenti. Karadeniz’in olağanüstü doğa güzelliklerine karşın o zümrüt ormanlar içindeki çirkin (çok çirkin) yapılaşma, doğanın hoyrat kulanımı, pislik, düzensizlik (her ne kadar görmemeye çalışsak, güzelliklere odaklanmış olsak bile) rahatsız etmiş bizi. Batum, bir Avrupa şehri gibi. Eskiden kalma sosyal konutlar hala varlığını koruyor ama yeni yapılar çok ilginç ve modern. İsim yapmış oteller ilginç mimarileri ile dikkat çekiyor. Şehir çok temiz ve düzenli. Büyük parklar, meydanlar dikkat çekiyor. Şehrin yeniden yapılanmasında Türk inşaat şirketlerinin önemli rolü olmuş. Hatta şehir merkezinde önemli bir caddeye Nurol Holding kurucusu Nurettin Çarmıklı’nın adını vermişler. 
Hava çok sıcak ve nemli. Uzunca bir sahili var ve Karadeniz burada ülkemizdeki hırçınlığını yapmıyormuş! Bu nedenle önemli bir turizm merkezi olmuş. Dikkat çeken bir başka nokta ise Casinolar. Hem lüks oteller bünyesinde hem de ara sokaklarda bile rastlamak mümkün. Batum’da havanın sıcak ve nemli olduğunu söylemiştim. Bu tropik iklim, geniş bir alanda kurulmuş botanik bahçesinin (dünya’nın el ile hazırlanmış ikinci büyük bahçesiymiş) olağanüstü bitkilerine hayat vermiş. Bu yaşıma kadar görmediğim çiçek ve ağaçlarla karşılaştım burada.
Öğle yemeğimizi Türklerin işlettiği bir restaurantta yedik. Gürcistan yemeklerinden haçapuri (peynirli pide) ve hinkal (bir çeşit mantı) örneklerinden tattık.
Yemekten sonra şehir turu, Avrupa Meydanı altın postlu Medea heykelini de gördükten sonra denizde batan güneşi ve çok güzel ışıklandırılmış ilginç binalarını izleyerek şehri terk ediyoruz.
Karadeniz Turunda 3.günümüz. Program yoğun. Yol üzerinde çok şirin taştan yapılma kemerli köprüler gözümüze ilişiyor. En güzeli de Çinçiva Köprüsü. Köprünün17.yy da yapılmış olduğunu öğreniyoruz.
Ormanların içindeki ağaçtan yapılma yöreye özgü yayla evlerini izleyerek Zil Kale’ye geliyoruz. Kale, masallardaki, filmlerdeki kralın (ya da devin) sarayına benziyor. Kale’nin yapım tarihi bilinmiyor. Güvenlik amacıyla yapıldığı söyleniyor. Kale’nin 100 metre altından kıvrılarak Fırtına Deresi akıyor.
Ayder’e doğru yola çıkıyoruz. Rehberimiz, “Yol üzerinde rafting merkezleri var. Fırtına deresi üzerinde rafting yapılıyor. Yapmak isteyen varsa zamanımız var.” dedi. E bunu da yapalım madem buralara kadar geldik. Grubumuzdan katılanlanlarla iki bot rafting yaptık. Çok eğlenceli ve keyifliydi.
Ve Ayder... Yeşil, yeşil, yeşil... Ayder’de bulutlar aşağıya inmiş. Rehberimiz küçük şelaleler olduğunu söylüyor ama sisten göremiyoruz. Burada bir de kaplıca var. 1700’lü yıllarda yapıldığı söyleniyor. Burası kendi halinde bir yayla olmaktan çıkmış, bir turizm merkezi olmuş. Kökleri toprak üzerine çıkmış asırlık çam ağaçları ilgimizi çekiyor. Özellikle de bu ağaç. Zaman içinde oyulmuş bir ağacın içine kuşların tohum bırakmasıyla ağaç içinden başka bir ağaç çıkmış!
Karadeniz'in her yöresinde olduğu gibi burada da Arap Turistler yoğunlukta. Rehberlerinin söylediği “yallah yallah let's go” cümlesini tur boyunca biz de sık sık kullandık :) Rehberimiz size horon oynatacağım diyordu hep. Ayder gecesinde bu da gerçekleşti. Karadeniz türküleri söyledik, Kazım Koyuncu’yu andık ve horon oynadık. Bugüne kadar horonu yalnızca izlemişim. Horonun içinde olmak, yaşamak çok farklı. Oyunu iyi bilen bir kişi reis oluyor ve onun komutları ile oyun şekilleniyor. Bu zevkli oyundan bugüne kadar mahrum kalmışız :) Ayder’deki yorucu geceden sonra bol oksijen eşliğinde uyku ve sabah yine yollara düşme...
Rize’yi arkamızda bırakıp Trabzon’a geliyoruz. Atatürk Köşkü’ndeyiz. Köşk Kostantin Kabayanidis tarafından 1890 yılında yazlık köşk olarak yaptırılmış. Yapıldığı zamana göre ileri teknoloji kullanılmış. Ağaçlar içinde ve denize nazır bu yapı, Trabzon Halkı tarafından satın alınarak Atatürk’e armağan edilmiş. Atatürk 1937 yılnda Trabzon’a geldiğinde bu köşkte kalmış ve vasiyetini burada yazmış. Tüm mal varlığını Türk Ulusu’na bırakma kararını burada almış! Çerçevelerin içindeki yazılar şöyle:
"Hayatımın hatırlayabildiğim en mutlu dakikalarını yaşıyorum. Yıllarca önce düşündüğüm bu işi Trabzon'da tamamlamak mukaddermiş. 11 Haziran 1937/Atatürk Köşkü/Mustafa Kemal Atatürk"
"Mal ve mülk bana ağırlık veriyor. Bunları milletime vermekle ferahlık duyuyorum. İnsanın serveti, kendi manevi kişiliğinde olmalıdır. Ben büyük miletime daha neler vermek istiyorum. 11 Haziran 1937/Atatürk Köşkü/Mustafa Kemal Atatürk"
Köşk gezisinden sonra sırada Karaca Mağarası var. Mağara bir dağın tepesinde. Dağı kıvrıla kıvrıla çıkıyoruz otobüsle. Mağara bir köylü tarafından 1983 yılında tesadüfen bulunmuş. 1996 yılında turizme açılmış. Mağaradaki sarkıtlar ve dikitler, mağara içindeki renklerle harika görseller yaratıyor. Ancak flaşlı/flaşsız fotoğraf çekmek yasak. Makinelerin ısı yaydığı, bunun da sarkıt ve dikitlerin oluşumunu etkilediği söyleniyor. İçeriye grup grup alıyorlar ziyaretçileri. İnsanlar da ısı yayıyor! Bu “yasak” kelimesi insanı rahatsız ediyor. Makul bir açıklama mağara girişine yazılsa, gezenlere mağara fotoğraflarını içeren digital kayıtlar verilse iyi olacak. Bu “yassah kardeşim” zihniyetinden kurtulamayacağız sanırım! Buraya eklediğim fotoyu internetten buldum.
Yolumuz Hamsiköy’e. Buraya kadar gelmişken Hamsiköy sütlacı yemeden dönmek olmaz.. Bu güzel dağlarda yaşayan, o güzelim tertemiz otları yiyen ineklerin sütüyle yapılan sütlaç güzel olmaz mı hiç! Hamsiköy’de kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Şehirde sisten ne kadar hoşlanmadığımızı ama bu doğaya ne kadar yakıştığını düşünüyorum ve sis fotoğrafları çekiyorum bol bol.
Akşam oldu... Dağların arasından kıvrılarak ilerliyoruz. Yine filmlerdeki gibi karanlıklar içinde bir bina ışıldıyor. Zigana’dayız. Bu yorgunluk üzerine bol oksijen eşliğinde derin bir uyku...
Gezide son günümüz. Eski Gümüşhane’yi (Süleymaniye Mahallesi’ni) geziyoruz. M.Ö.3000 yıllarına dayanıyormuş buranın oluşumu. Bir zamanlar gümüş madeni varmış. Şehrin adı da buradan geliyor. Maden zenginliği ve konumu itibariyle geçmişte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış. Bu camiyi de Mimar Sinan yapmış.
Yeni Gümüşhane, buradan 5 km. Kadar uzaklıkta Harşit Çayı boyunca kurulmuş. Gümüşhane deyince pestil ve kömeden bahsetmeden olmaz. Duttan yapılan pestil ve kömeler çok lezzetli. Yolu düşenler mutlaka denemeli. Biz Kral markasının fabrika satış mağazasından alışveriş yaptık. İnternet satışları da var. Bu güzel pestil ve kömeler bir tık uzakta...
Son gezi noktamız Sümela Manastırı. Yıllarca fotoğraflarda gördüğüm, inanamadığım Manastır. Bilim kurgu filmlerine ilham verecek şaşırtıcılıkta! O yüksekliğe, o dağın tepesine, o zamanın şartları ile o manastır nasıl yapıldı? İnanılır gibi değil. Tam bir kartal yuvası. Zaman içinde heyelan, doğa olayları nedeniyle de bu kadar yüksekte kalmış olabileceğini düşündürüyor! MS 365-395 yılları arasında yapıldığı tahmin ediliyor. İki keşiş rüyalarında bu yeri görüyorlar ve gelip bulup buraya manastır inşa etmeye başlıyorlar. Kayalar oyularak ve doğal mağaralar kullanılarak oluşturulmuş. İnternetteki fotoğraflar manastırın dış yüzeyini gösteriyor. Oysa bizim gibi gezicilerin o fotoğrafları çekmesi imkansız. Çok yoğun ağaçların arasından görmek ve fotoğraflamak zor. Bir hayli uzun ve engelli bir yürüyüş sonrası manastıra ulaşılıyor. O zaman şartlarına göre, fırın, mutfak ve keşişler için odalar var. Kilise kısmının girişi ve içi fresklerle kaplı. Fresklerde Adem ve Havva, cennetten kovulmaları, İsa'nın mucizeleri, Meryemana gibi İncil’de anlatılanlar resmedilmiş. İncil okuyamayan cahil halka İncil’i ve dini anlatabilmek için yapıldığı söyleniyor.
Karadeniz turu bitti. Yorgun ama mutlu, tekrar gidebilme ümidi ile akşam uçağı ile Ankara’ya döndük. Umarım burada paylaşacağım, yeni keyifli gezilerimiz olur.

25 Haziran 2015

kozalak mantı



Malzeme (5 kişi için):
4 yufka
kızartmak için sıvıyağ
_
500 gr. süzme yoğurt
3 diş sarımsak
tuz
_
200 gr. kadar kıyma
salça
tuz
karabiber
pulbiber
1 yemek kaşığı zeytinyağı
su
_
ince kıyılmış maydanoz
Yapılışı:
Her bir yufka önce ikiye sonra 16 ya bölünür. Yani her yufkadan 32 üçgen parça elde edilir. Ve bu üçgenler geniş tarafından başlayarak pipete sarılır ve uç kısmı su ile yapıştırılır.
Derin bir tencerede bol sıvıyağda kızartılıp kağıt havlu yayılmış tabağa alınır.
Kıyma teflon veya seramik tavada kavrulur. Zeytinyağı ve salça eklenir. Biraz da böyle kavrulduktan sonra tuz, pulbiber ve karabiber eklenir. Kıvam tutturmak için kaynamış su ilave edilir (kıyma kuru kuru kalmamalı).
Servis yapılırken; servis tabağının ortasına sarımsaklı yoğurt konup etrafına yufkadan yapılan kozalaklar dizilir. Yoğurdun üzerine kıyma dökülür. En üstüne de ince kıyılmış maydanoz serpilir.

16 Aralık 2014

smaltoli


Şirin ürünler satan bir yer var internette. smaltoli.
http://smaltoli.com/
Bu şirin ürünlerden birkaç parça edindim. Bahçemden topladığım ürünleri, çiçekleri bu sevimli malzemelerle birlikte kullandım. O eski nostaljik emaye ürünlerin sevimli dostlarımızla modern bir tasarımla yorumlanmış hali mutfağıma neşe ve mutluluk getirdi. Ve burada paylaşmak istedim bu güzellikleri... Yılbaşı için iyi bir hediye alternatifi olabilecek parçalar var.
ve son olarak minik tencerem. 1,7 litrelik. Yoğurt mayaladım içinde...
Benim seçimlerim hep kedi karakterli ürünler. Nedeni de aşağıda fotoğrafı bulunan ailemizin üyesi: Pikaçu.

çinilerim-22